AMED - Komünal sistemin tekellere ve büyük sermayeye karşı panzehir görevi gördüğünü kaydeden Prof. Dr. Mustafa Durmuş, komünalin bir yaşam biçimi haline getirilmesi gerektiğini söyledi.
Son dönemde kamuoyunda sıkça tartışılan komünal sistem üzerine çalışmalar ve tartışmalar yoğunlaştı. Akademisyen, yazar, ekonomist Prof. Dr. Mustafa Durmuş, komünal ekonomiye dair Mezopotamya Ajansı’na (MA) değerlendirmelerde bulundu.
Kürdistan’da yaşanan yoksulluğun giderek arttığına dikkat çeken Durmuş, “Bölge dışarıya göç de veriyor. Aynı zamanda dışarıdan da göç alan bir bölge konumunda. Bununla beraber tabii hayat çok pahalı hale gelmeye başladı. Türkiye'deki genel olarak enflasyonun yüksekliği bölgede çok daha ağır hissediliyor. Şimdi bütün bunların tabii ki bir görünürde nedenleri var, bir de görünmeyen, konuşulmayan nedenleri var. Şimdi görünürdeki nedenlerine bakınca bir iki istatistik aslında bize bunu anlatıyor. TÜİK'in kendi verilerine göre 2025 yılında Türkiye genelinde hane başına yıllık gelir 387 bin TL. Fakat bölgede örneğin Hakkari, Şırnak, Ağrı, Diyarbakır gibi yerlerde bu 185 bin TL'ye kadar düşüyor. Bu ne demektir? Üçte bir ya da üçte biri azın altında bölge insanı ortalama olarak gelir elde ediyor” dedi.
GELİRDE EŞİTSİZLİK
Gelir de bir eşitsizliğinin olduğunu kaydeden Durmuş, “Aslında bütün mesele burada başlıyor. Son derece eşitsiz bir gelir var ve bunun sonucunda da bölgede bir yoksulluk almış başını gidiyor. Çünkü insanlar gelirleri çok düşük olunca en temel gıda maddelerinden bile faydalanamıyor. Mesela Türk-İş adlı bir sendika konfederasyonu var; Ona bakarsanız, 4 kişilik bir ailenin ortalama aylık sadece gıda ihtiyacını ve temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için evine girmesi gereken miktar 36 bin lira civarında olması lazım. Buna açlık sınırı deniyor. Bir de bunlara konut, seyahat, giyim ihtiyaçları kattığınız zaman, yoksulluk sınırı diye bir kavram karşımıza çıkıyor. Orada da bu sınır 126 binin üzerinde. Şimdi şöyle düşünün. Aç olmamanız için evinize 36 bin lira ayda girmesi lazım, yoksul olmamanız için de 126 bin lira girmesi lazım. Bölgedeki gelir dağılımı belli. 187 bin lirayı 12'ye bölerseniz bölgedeki kişi başı ya da hane başı olarak düşündüğümüz şeyin asgari ücretin dahi altında kaldığı ve aynı zamanda da açlık sınırının altında kaldığı bir durum” ifadelerini kullandı.
‘ÜCRETLER ÇOK DÜŞÜK’
Durmuş, Türkiye genelinde yaşanan açlık ve yoksulluğun Kürdistan’da 3 kat yaşandığına dikkati çekerek, nedenlerine değindi. Durmuş, “Yani bölgenin ekilir biçilir toprağı mı yok? Bölgenin sulanabilir arazisi mi yok? Bölgenin doğal kaynakları mı yok? Bölgedeki insanlar çok mu yaşlı, üretemiyorlar mı? Bütün bu açılardan baktığımız zaman çok farklı bir tabloyla karşılaşıyoruz. O da şu. Bir kere bölge nüfusu genç. Bir ekonominin ayakta kalabilmesinin en temel koşullarından bir tanesi genç nüfustur. Fakat genç nüfusa siz iş veremiyorsunuz, istihdam sağlayamıyorsunuz. İstihdam sağladığınız alanlar da gelip geçici, böyle marketlerde ya da buna benzer yerlerdeki istihdam alanları. Bunların da ücretleri çok düşük oluyor” ifadelerini kullandı.
YOKSULLUĞUN POLİTİK NEDENLERİ VAR
Kürtlerin yoksul olmasının politik nedenlerinin olduğunu kaydeden Durmuş, “Petrol ağırlıklı olarak Batman'dan çıkıyor. Bu kadar zengin, genç nüfusu da fazla ve gayretli, çalışkan insanların bulunduğu bir bölgede bunca yoksulluk, bunca açlık niye? Bu sorunun cevabının verilmesi lazım. Yıllardır Kürtler bu sorunun cevabını arıyorlar. Biz bu kadar zengin bir coğrafyayken neden yoksuluz, açız ve üstelik de eşit yurttaş olarak da değerlendirilmiyoruz. Kendi anadilimizi bile kullanmakta bize zorluk çıkarıyorlar. İşte bunun arkasında tabii ki ekonomik nedenlerden daha ziyade politik nedenler var” şeklinde konuştu.
Devletin teşvikleri dar bir kitleye aktardığını anımsatan Durmuş, “Onlar da aslında Türk sermayesiyle işbirliği içerisinde olan bazı Kürt sermaye grupları, Kürt zenginleri olarak karşımıza çıkıyorlar. Yani bölgede bir de böyle bir durum var” dedi.
SÖMÜRGECİLİK
“Zengin bir coğrafyanın halkı fakirse bunun adı sömürgeciliktir” diyen Durmuş, “Bütün bunları literatürde ve aslına bakarsanız tarihte de anlatan teoriler var tabii. Bu teorilerden bir tanesi sömürgecilik teorisi. Yani sömürgecilik ilişkilerini tarihsel olarak, sömürünün bu kadar yaygın olduğu, yani o topraklarda yetişenin başka kaynaklara, başka topraklara götürüldüğü teorileri bunları rahatça açıklayabiliyor. 18-19. yüzyılda bunun çok sayıda örnekleri var ama Türkiye'de hala 21. yüzyılda bunun örneğinin olması çok garip bir durum. O nedenle bu işin çözüme kavuşturulması lazım. Kürt siyasal hareketi düğmeye basmış durumda. Çok büyük bir özveriyle ‘bu toplumda barış sağlansın, silahlar sussun, insanlar ölmesin, doğa bundan olumsuz etkilenmesin’ diye barış isteniyor. Ve bu barışı da tabii ki demokratikleşmeyle beraber istiyoruz. Tek başına barış değil, aynı zamanda demokrasi de istiyoruz” diye konuştu.
ÖRGÜTLÜ EKONOMİ
Demokratik ekonominin inşasının gerçekleşmesi gerektiğini belirten Durmuş, “Asıl ekonomiyi bizim örgütlememiz lazım ama bu ekonomi kapitalist, sömürgeci bir ekonomi olarak örgütlenmemeli. Kendi deyimleriyle Kürtler bunu Kapitalist Modernite’ye karış Demokratik Modernite olarak anlatıyorlar. Onun da özünde demokratik bir ekonomi var. Bu ülke artık kendisiyle, halklarıyla barışmak zorundadır. Özellikle de dışarıdaki konjonktüre baktığınız zaman bu barışın artık negatif bir barıştan, yani silahların sustuğu bir barıştan pozitif bir barışa, yani kalıcı bir barışa evrilmesi lazım. Bunun için de Kürtlerin taleplerinin yerine getirilmesi gerekiyor. Eşit yurttaşlığın gerektirdiği her türlü talebin statü de dahil olmak üzere yerine getirilmesi lazım. Ama bunun paralelinde yerine getirilmesi gereken şeylerden bir tanesi Kürtlerin kendi bölgelerinde, kendi demokratik ekonomilerini kurmalarının önünün açılması lazım” şeklinde konuştu.
DEMOKRATİK EKONOMİ
Ekonominin yerelden alınan kararlarla yürütülmesi gerektiğini dile getiren Durmuş, “Neyi nereye harcayacağın, ne kadar harcayacağın, bütçenin ne olacağı buradan belirlenmesin. Bize bu konuda bir özerklik tanınsın. Biz kendi kararlarımızı kendimiz verelim çünkü faturasını da biz ödüyoruz. Bölge halkı böyle kalkınır. Bunu talep ediyorlar. Bunun adı nedir? Bunun adı yerelleştirmedir. Yani kararların yerelleştirilmesi ve karar mekanizmasının demokratikleştirilmesidir. Bu bağlamda doğrudan demokrasi dediğimiz, bazen de radikal demokrasi olarak anlattığımız modelleri öneriyorlar. Dünya içinde yeni bir şey, Türkiye için de yeni bir şey. Bunun kıymetini gerçekten bilmek lazım. Bu modelin içerisinde neler var? Emeğe, doğaya saygı var. Bu modelin içerisinde kadının güçlendirilmesi var. Bu modelin içerisinde engellilerin haklarının tanınması var. Bu modelin içerisinde diğer kimliklerin ve etnisitelerin haklarının ve statülerinin tanınması var, özgürlüklerinin tanınması var” dedi.
PARADİGMA
Durmuş, “Dolayısıyla bunu genişletilmiş bir sosyalizm olarak da düşünebilirsiniz. Bugünün sosyalizmi emek haklarının yanı sıra bunların da konulduğu bir sosyalizm olarak anlatmak mümkündür. Paradigma bunu anlatıyor. Ve bunun için de çaba gösteriyorlar. Tartışıyorlar, belediyeleri tartışıyorlar, yerelleştirilmenin ne olduğunu tartışıyorlar, demokratik yerelleştirme nedir onu tartışıyorlar. Kooperatifler nasıl kurulabilir, nasıl canlandırılabilir, mevcut kötü örneklerinden nasıl arındırabiliriz, bunları tartışıyorlar. Yeni bir tartışma alanı olarak da komünler tartışılıyor. Çünkü bu da çok önemli” ifadelerini kullandı.
KOMÜN NASIL İNŞA EDİLİR?
Durmuş, komün inşasının nasıl olacağını ilişkin de şunları söyledi: “bir bölgede yaşayan bin kişinin kendi meclislerini oluşturduğu ve kendi kararlarını verdikleri bir yapıdan bahsediyoruz. Fakat tamamen demokratik bir yapı. Ve kararlar oybirliğiyle alınan kararlar. Örneğin hayvancılık yapıyorsa bu hayvancılığın nasıl yapılacağını kararlaştıran kararlar. Ama burada çok önemli bir ayrım noktası var. O da şu; mülkiyet biçimi. Mülkiyet biçimi özel mülkiyetten artık uzaklaşıyor, komünal mülkiyete geçiyor. Yani o kurulan bin kişilik komünal yapının ortak mülkiyeti haline geliyor. Öbür türlü çünkü bireylerin birbirleriyle rekabet içerisinde olmaları söz konusu olabilecektir ve bölünme, ayrışmalar söz konusu olacaktır. Bir de bütün herkesin emeğini ve elindeki mekanizasyonu oraya koyması, finansmanı oraya koyması işleri büyütecektir. Komün aynı zamanda işsizliğe karşı da bir çözümdür. Çünkü sizi o komün içerisinde çeşitli biçimlerde çalıştırıyorlar. Onun üretimi var, tüketimi var, dağıtımı var, kooperatifler ayağı var, birçok şeyi var. Böylece siz ekonomiyi ne yapıyorsunuz? Eve getiriyorsunuz aslında. Türkiye'nin her tarafında bunların oluştuğunu düşünebilirsiniz bu komünlerin. Bu diyelim ki bir hayvancılık komünü, bir başka yerde sanat komünü kurulabilir, bir başka yerde giysi komünü kurulabilir” diye konuştu.
‘ÇEŞİTLİ KOMÜNLER KURMAK MÜMKÜN’
Bütün üretimlerin olduğu çok çeşitli komünler kurabilmenin mümkün olduğunu söyleyen Durmuş, “Ama yine dediğim gibi buradaki asıl önemli olan bunun bir toplumsal bir örgütlenme altında olması ve kararların demokratik bir şekilde verilmesi. İkincisi de mülkiyetin kesinlikle ortak mülkiyet, komünal mülkiyete ait olması. Ürettiniz, ne yapacaksınız bunları? Kendi ihtiyacınızı ürettiğiniz kadar dışarıya da satmanız lazım. İşte dışarı dediğimiz başka komünlere ya da belediyelere ya da kooperatiflere verdiğiniz takdirde bunu piyasa fiyatının altında veriyorsunuz. Ve her türlü şeyden uzak, yani zehirli ham maddeden bitki ürettiğinizi düşünün aynı şekilde, ya da yem, hayvana verdiğiniz yemden de düşünün, bütün bunlardan uzak daha sağlıklı besinler üretebilme, ürünler üretebilme şansına da sahipsiniz. Belediyeler kendi içlerinde bunları satın alabilirler. Kooperatifler bunları tüketici kooperatifi olarak satın alabilirler. Ve karşılıklı bir alışveriş olur. Yani bir tür paranın daha az kullanıldığı, daha çok takasın yapıldığı, birbirleriyle yapıldığı bir modellemeden bahsediyoruz. Burada ne yok? Burada tekeller yok. Burada büyük sermaye yok. Zaten komünler de tekellere ve büyük sermayeye karşı da bir panzehir olarak karşımıza çıkar. Tarihte de hep öyle olmuştur. O nedenle ben bu çabayı çok değerli buluyorum. Diğer yerelleştirme örnekleriyle beraber bunun daha çok tartışılması ve inşasının gerekli olduğunu düşünüyorum” vurgusunda bulundu.
BİREYCİLİK
Halka kodlanmış, "Her koyun kendi bacağından asılır", "Gemisini kurtaran kaptan" gibi bireycilik aşılayan söylemlerden kurtulma hedefinin olması gerektiğini kaydeden Durmuş, “Yüz yıllardır bireycilik teşvik edilmiş. Özellikle de Fırat'ın batısında bunlar çok daha yaygın. Millet birbirinin gözünü oyar hale gelmiş. Bizim bu bireycilikten, bencillikten kurtulup ortak bir sosyal projeye doğru dönüştürmemiz lazım. Komün aynı zamanda sosyalizm fikriyatının da deneyimlendiği bir yerdir. O anlamda sadece bir dayanışma ekonomisi değil aynı zamanda bir siyasal ve toplumsal projedir. Bir yaşam biçimidir. Çağın koşullarına uygun olarak, teknolojilerle beraber, teknolojiyi de iyi kullanarak, ama insanı ve daha da doğrusu doğayı her şeyin üzerinde tutarak, kar güdüsünü ortadan kaldırarak, toplumsal ihtiyaçları görerek üretim, tüketim yapmak ve hayatı yaşamaktır” diye konuştu.
MUSTAFA DURMUŞ KİMDİR?
Akademisyen, yazar, ekonomist Prof. Dr. Mustafa Durmuş, 1956 yılı Gümüşhane’nin Kelkit ilçesinde doğdu. 1977 yılından itibaren Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun oldu. 'Güney Kore'de İhracata Dönük Kalkınma Modeli' üzerine doktora tezi yazdı (1989). TÜRK-İŞ'e bağlı YOL-İŞ Federasyonu'nda eğitim uzmanı, Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nde asistan, Birleşik Krallık York Üniversitesi'nde misafir araştırmacı, Gazi Üniversitesi İİBF'de öğretim ve özel üst düzey yöneticilik yaptı. Makalelerini yayımladığı 'Alternatif Akademi' adlı bir tükenme ve Kapitalizmin Krizi (2009), Kriz Darbe Savaş Kıskacında Türkiye Ekonomisi (2018), Büyük Değişim-Popülist Otoriterlik (2019) adlı kitapları var. Yaşamın Temel Ekonomisi (2021), Dünya Ekonomisini Anlamak (2021) ve Siyasi Ekoloji (2022) kitaplarının yazarı.
MA / Fethi Balaman