Bilimsel paradigma değişimi ve toplumu anlama
HABER MERKEZİ - Kuantum alan teorisi, nörobilim ve bilinç araştırmaları, varoluşun merkez-yerel ilişkisinden ziyade ilişkisel etkileşimle oluştuğunu ortaya koyarken, bilimsel paradigmadaki bu kırılma toplumsal düşünceyi de yeniden şekillendiriyor. Abdullah Öcalan’ın bilim-toplum ilişkisine dair değerlendirmeleri ise bu dönüşümün en güçlü teorik karşılıklarından biri olarak öne çıkıyor.
Modern insanlık, tarihinin kritik yol ayrımlarından birinde bulunuyor. Yüzyıllar boyunca doğayı, toplumu ve insanı anlamak için geliştirilen düşünce sistemleri, çoğunlukla tek merkezli, hiyerarşik ve kontrol odaklı modeller üzerine kuruldu. Bu modeller siyasal yapıları belirlemenin yanı sıra aynı zamanda insanın evreni algılama biçimini de belirledi. Ancak bugün hem doğa bilimleri hem de insan bilimleri, bu yaklaşımın sınırlarına ulaşıldığını açık biçimde ortaya koyuyor. Son yıllarda özellikle nörobilim, kuantum fiziği ve bilinç çalışmaları etrafında yürüyen çalışmalar, yaşamın sabit komutsal reaksiyonlardan çok etkileşimli süreçlerle şekillendiğini gösteriyor. Bu da, bilimsel bir paradigma değişiminin yanında toplumu anlama biçiminde de köklü bir dönüşüme işaret ediyor.
17’nci yüzyılda Isaac Newton’un kurduğu klasik mekanik dünya görüşü, evreni büyük bir makine gibi tasvir ediyordu. Bu modele göre her şey belirli yasalarla işler, her parçanın yeri ve görevi önceden belirlenmiştir. Bu yaklaşım deterministtir. Yani geleceğin, geçmişin zorunlu bir sonucu olduğu varsayılır. Böyle bir evren anlayışının toplumsal karşılığı da kaçınılmaz olarak merkeziyetçi yapılardır. Tek merkezden yönetilen, yukarıdan aşağıya işleyen ve farklılıkları kontrol altına almaya çalışan sistemler bu düşüncenin ürünüdür. Burada düzen, çoğu zaman etkileşimden, denetim ise yaratıcılıktan daha değerli kabul edilir. Oysa bugün bilimsel veriler, doğanın tam da bu katı çerçeveleri bozan bir akış içinde işlediğini ortaya koyuyor.
BEYNİN MERKEZİ DEĞİL AĞSAL İŞLEYİŞİ
Bu anlayış, bilimsel düşüncenin erken dönemlerinde de etkisini göstermiştir. Örneğin 19’ncu yüzyılda beynin işleyişine dair hakim görüş, belirli bölgelerin belirli işlevleri yönettiği yönündeydi. Birçok bilim insanı, zihinsel faaliyetlerin lokal merkezlerde gerçekleştiğini savunuyordu. Bu yaklaşım, beynin de tıpkı bir devlet gibi merkezi bir yapıya sahip olduğu varsayımına dayanıyordu. Düşünce, hafıza, karar ve irade, ayrı ayrı bölmelere yerleştiriliyor, bütünün hareketi tekil merkezlere indirgeniyordu. Böylece insan zihni de, siyasal hiyerarşinin bilimsel bir yansıması gibi okunuyordu.
Ancak 20’nci yüzyıla gelindiğinde bu düşünce de köklü biçimde değişmeye başladı. Davranış bilimci Karl Lashley’nin yaptığı deneyler, beynin belirli bölümleri hasar gördüğünde bile bazı işlevlerin devam edebildiğini gösterdi. Bu durum, zihinsel süreçlerin tek bir merkezde gerçekleşmediğini, dağıtık bir sistem içinde gerçekleştiğini ortaya koydu. Eşpotansiyellik olarak adlandırılan bu bulgu, beynin aslında esnek ve ağ temelli bir yapıya sahip olduğunu gösteriyordu. Zihinsel süreçler, bir organın ya da bir bölgenin kararı ile değil ilişkiler ağında doğuyordu. Bu da doğa ile toplum arasında yeni benzetmeler kurmayı mümkün hale getirdi.
Günümüzde nörobilim, bu yaklaşımı daha da ileri taşıdı. İnsan beyninin yaklaşık 86 milyar nörondan oluştuğu ve bu nöronların trilyonlarca bağlantı kurduğu biliniyor. Bu yapı, merkezi bir komut sisteminden ziyade, sürekli etkileşim halinde olan bir ağ gibi çalışır. Kararlar tek bir noktadan verilmez, farklı bölgelerden gelen verilerin etkileşimiyle ortaya çıkar. Beynin herhangi bir işlevini anlamaya çalışan araştırmalar, tek bir merkez aramak yerine, hangi ağların hangi koşullarda birlikte aktive olduğuna bakıyor. Böylece zihin, sabit bir komuta yapısından çok, çok katmanlı bir koordinasyon sistemi olarak okunuyor.
Sinirbilimci Prof Dr. Michael Gazzaniga, yaptığı çalışmalarda karar alma ve davranış kontrolü işlevlerinin merkezi olmadığını, modüler ve etkileşimsel süreçler olduğunu ortaya koymuştur. Yine benzer şekilde Sinirbilimci Sebastian Seung’un öncülük ettiği çalışmalarda bireysel kimliğin bile tek bir merkezden doğmadığı, bu bağlantılar ağından doğduğu vurgulanır. Yani insan, sabit bir çekirdeğe/öze sahip bir varlık olarak ele alınmamalı. İnsan, ilişkilerin toplamıdır. Kimlik de, bilinç de, hafıza da kendi içine kapanmış süreçler değildir. Sürekli yeniden örülen bağların ürünüdür. Bu yaklaşım, insanı değişen ilişkiler ağı içinde oluşan bir varlık olarak düşünmeyi gerektirir.
İNSAN VE HAKİKATİN LABORATUVARI
Tam da bu noktada, insanı dışarıdan parçalayarak inceleyen yaklaşım ile insanı kendi bütünlüğü içinde kavramaya çalışan yaklaşım arasındaki fark önem kazanıyor. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, hakikate yaklaşımın dış laboratuvar düzeneklerinden çok, insanın kendi yapısında ve iç gözleminde aranması gerektiğini söylerken bu düşünceyi şu ifadelerle kuruyor: “İnsandaki maddeyi araştırmak bana doğruya en yakın yöntem gibi gelmektedir. Modernitenin müthiş izole edilmiş laboratuvarlarında maddenin doğruya daha yakın yorumuna ulaşmak pek mümkün görünmemektedir. Kaldı ki, kuantum fiziğinde gözlemlenenle gözlemleyen ilişkisi kesin ölçüme asla mahal vermemektedir. Gözlemleyen maddeyi değiştirdiği gibi, gözlemlenen de laboratuvar koşullarında kendini gözlemleyenden kurtarabilmektedir. O halde doğru algılama insanda ancak iç gözlemle mümkün olabilir. Kaldı ki, insandan daha yetkin bir laboratuvar düşünülemez.”
Bu düşünce, insanı parçalanmış disiplinlerin nesnesi haline getiren yaklaşımın eleştirisi olarak okunmalıdır. Çünkü burada dikkat çekilen nokta, insanın fizyolojik bir nesne ya da ölçülebilir bir organizma olmadığıdır. Abdullah Öcalan, aynı devamlılık içinde insan bedeninin ve beyninin, fizik, kimya, enerji ve düşünce arasındaki en yoğun karşılaşma alanı olduğunu da şöyle dile getiriyor: “Laboratuvarlar işe yaramaz demiyoruz, insana ilişkin temel ilkelerin yeri içgörüdedir demek istiyoruz. İlkemizi daha da geliştirebiliriz. Fizik ve kimyanın tüm yasalarını insanda mükemmele yakın düzeyde gözlemek mümkündür. Hiçbir fizik ve kimya laboratuvarı insan yapısındaki zengin düzenek seviyesine yaklaşamaz. İnsan yapısında doğruya daha yakın fizik ve kimya bilgisine erişilebilir. Gerek madde-enerji dönüşümü, gerekse en zengin kimyasal bileşikler insan yapısında algılanabilir. Enerji-madde ilişkisinden anlam üretmek yine en zengin biçimleriyle insanda gerçekleşir. İnsan beyninde madde-enerji-düşünce birliğini yakalamak imkan dahilindedir.”
TOPLUMSAL ÖRGÜTLENME İLE SİNİR SİSTEMİ ARASINDAKİ PARALELLİK
Bu noktada dikkat çekici olan şey, beynin işleyişi ile toplumsal örgütlenme arasında kurulan paralelliktir. Beyin nasıl ki merkezi bir komutla değil, organizmanın yerel etkileşimleriyle çalışıyorsa, toplum da benzer şekilde çok sayıda bireyin etkileşimiyle şekillenir. Her birey, kendi deneyimi ve bilgisiyle bu bütünün parçası olur. Bu durum, merkeziyetçi yapıların doğayla ne kadar uyumsuz olduğunu ortaya koyuyor. Toplumsal aklın, bir tepedeki mutlak iradeden değil, çok sayıda öznenin birbiriyle kurduğu yatay bağlardan doğduğu/doğması gerektiği fikri, tam da bu bilimsel veriler üzerinden sosyal bilimlerin temel gündemi olmalıdır.
Beynin karar merkezi olarak bilinen prefrontal korteks bile aslında tek başına karar vermez. Farklı beyin bölgelerinden gelen verileri bir araya getirir, karşılaştırır ve bir tür koordinasyon sağlar. Örneğin amigdala duygusal tepkileri üretirken, hipokampus geçmiş deneyimleri hatırlatır, insula ise bedenin iç durumunu bildirir. Bu çok katmanlı süreç, bir tür kolektif değerlendirme mekanizması gibi işler. Burada hiçbir bölge, tüm sistem adına mutlak konuşmaz. Karar, farklı verilerin müzakeresinden çıkar. Başka bir ifadeyle, beyin kendi içinde de çoğulluk taşır.
Bu yapı, sağlıklı bir karar alma sürecinin tek bir sesin baskınlığıyla olmadığını, çoklu katkıların dengesiyle oluştuğunu gösterir. Aksi durumda sistem bozulur. Nitekim nörolojik hastalıklar incelendiğinde, genellikle belirli bölgelerin aşırı baskın hale gelmesi ya da bağlantıların kopması sonucu ortaya çıktıkları görülür. Parkinson hastalığında belirli sinyal yollarının tek yönlü hale gelmesi hareketi kısıtlar, epilepside ise kontrolsüz elektriksel boşalmalar sistemin bütünlüğünü bozar. Bu hastalıklar, koordinasyon ile tahakküm arasındaki farkı da görünür kılar. Koordinasyon çoğulluğu yönetir, tahakküm ise çoğulluğu bastırır.
Bu nedenle insan beynine dair sürdürülen tartışmalar, biyolojik bir tartışma olarak sınırlı kalmamalı. Aynı zamanda insanı nasıl tanımladığımız, bilinci nasıl kavradığımız ve toplumun hangi ilkelere göre örgütlenebileceği sorularına da cevap aramalıyız. Abdullah Öcalan, insan beyninin ve organik bütünlüğünün henüz çok sınırlı biçimde anlaşılabildiğini, bu nedenle insanın tekil disiplinlere bölünerek açıklanamayacağını belirtirken bunu şu cümlelerle ifade ediyor: “İnsanın beyin maddesindeki düzenlenişle canlılığındaki gelişkinlik halen sırlarla doludur. Bilimle insan beyni konusunda çok sınırlı bir bilgiye ulaşılabilmiştir. Maddenin beyindeki düzenlenme yeteneğiyle en soyut şekilde düşünmeye kadar yetenek kazanmış canlılık arasındaki bağlantılar, büyük keşif gerektiren bir sorun olarak önümüzde durmaktadır. Örnek zenginliği derken bu muhteşem organı kastetmekteyiz. Ayrıca başta kalp olmak üzere insan vücudunun diğer organları başlı başına birer mucizedir. Hemen belirtelim ki, inceleme konusu yapılan insan organları tıbba bırakılamayacak kadar komplekstir. Tüm bilimin birleşmiş haliyle daha anlamlı araştırmalara konu edilmek durumundadır.”
MERKEZİYETÇİLİĞİN SINIRLARI
Bu durum, merkeziyetçiliğin tek başına siyasal düşüncede sorunlu olmadığını, aynı zamanda biyolojik düzeyde de sorunlu bir yapı olduğunu göz önüne seriyor. Çünkü yaşamın işleyişi, tek merkezli bir baskıdan çok, ilişkisel bir dengeye dayanır. Organik yapılar, farklı parçaların birbirini tamamlamasıyla sürer. Burada denge bozulduğunda ortaya çıkan şey düzen değil, felçtir. Toplumsal yapılar için de benzer bir yorum yapılabilir. Aşırı yoğunlaşmış güç, kısa vadede disiplin üretse de uzun vadede canlılığı/yaşamı zayıflatır.
KUANTUM FİZİĞİNİN AÇTIĞI YENİ PENCERE
Benzer bir dönüşüm fizik alanında da yaşanmıştır. 20’nci yüzyılın başında ortaya çıkan kuantum fiziği, klasik mekanik anlayışını temelden sarsmıştır. Artık evren, sabit ve deterministik bir yapı olarak ele alınmıyor, olasılıklara dayalı, ilişkisel ve gözlemciyle etkileşim halinde bir sistem olarak anlaşılmaktadır. Bu değişim, fizik problemlerinin çözümüne katkı sunmakla beraber, gerçekliğin ne olduğuna dair felsefi sorulara da yeni bir içerik kazandırdı. Çünkü atomaltı düzeyde gözlemci ile gözlemlenen arasındaki sınır bile tartışmalı hale geldi.
Heisenberg’in belirsizlik ilkesi, bir parçacığın aynı anda hem konumunun hem de momentumunun kesin olarak bilinemeyeceğini söyler. Bu, evrenin doğasında belirsizliğin bulunduğunu gösterir. Süperpozisyon ilkesi ise bir parçacığın aynı anda birden fazla durumda bulunabileceğini ifade eder. Dolanıklık ise iki parçacığın, aralarındaki mesafe ne olursa olsun birbirini anında etkileyebildiğini ortaya koyar. Yani evrenin en temel düzeyinde bile mutlak sabitlik yoktur.
Evrenin temelinde bile merkezi bir kontrol mekanizması yoktur. Her şey karşılıklı etkileşimler üzerinden var olur. Bu yüzden kuantum fiziği, parçacıkların davranışını anlatan teknik bir alan olmanın ötesine geçerek, modern çağın kesinlik inancını sarsan düşünsel bir kırılma olarak önümüzde duruyor. Özellikle toplum teorileri açısından bakıldığında, belirsizlik ve ilişkilenme artık zayıflık olarak ele alınmıyor. Varoluşun kurucu özellikleri olarak görünüyor.
KUANTUM ALANI VE VARLIK
Kuantum alan teorisi bu fikri daha da derinleştirir. Bu yaklaşıma göre evrende boşluk diye bir şey yoktur. Her yer alanlarla doludur ve parçacıklar bu alanların titreşimlerinden ibarettir. Yani varlık, tekil nesnelerden değil, ilişkilerden doğar. Varlığı etkileşimler ağı olarak okumak, hem maddeyi hem de toplumu anlamada yeni imkanlar yaratır. Çünkü burada öz, bağdan, kimlik, ilişkiden, hareket/yaşam ise karşılaşmadan doğar.
Abdullah Öcalan, varlık-boşluk, dalga-parçacık, enerji-madde ikiliklerini tartışırken hakikatin kapalı ve mekanik bir sistem olarak ele alınmaması gerektiğini, sürekli açılan sorular alanı olarak düşünülmesi gerektiğini dile getiriyor. Bu doğrultuda, evrende görülen itme-çekme ve dalga-parçacık karakterinin potansiyel canlılıkla birlikte okunabileceğini belirtirken şu ifadeleri kullanıyor: “Her şeyden önce maddede potansiyel olarak canlılık yeteneğini kabul etmek gerekir. Eğer bu yetenek olmasaydı, insan yapısındaki maddi düzenleniş insandaki son derece gelişkin duygulara ve düşünceli canlılığa eşlik edemezdi. O halde maddedeki canlılık potansiyelini nasıl daha güçlü bir biçimde algılayabiliriz? Birinci cevap, ‘itme-çekme’ ikilemini potansiyel canlılığın temeline oturtmaktır. Tüm evrende gözlemlenen bu asli ilkenin kendisini potansiyel canlılık olarak yorumlamak anlamlı olabilir. İkincisi, bu ilkeyle bağlantılı olarak dalganın parçacık karakterli olmasını gösterebiliriz. Evrendeki varlık-boşluk ilke ve ikilemini de bu yaklaşıma dahil edebiliriz. Varlık boşluksuz, boşluk varlıksız düşünülemez.”
BİREY, TOPLUM VE İLİŞKİSEL VAROLUŞ
Bu bakış açısı, toplumsal yapıyı anlamak için de güçlü bir çerçeve sunar. Bireyler, içinde bulundukları ilişkiler ağı sayesinde anlam kazanırlar. Toplum, bu ilişkilerin dinamik bir bütünüdür. Bu yüzden herhangi bir toplumsal yapıyı anlamak için kurumlara ya da iktidar odaklarına bakmak yetmez, o yapının gündelik yaşam içindeki ilişki biçimlerine ve görünmeyen bağlarına da bakmak gerekir. Teorik fizikçi Prof Dr. Carlo Rovelli’nin yaptığı çalışmalarla ortaya koyduğu İlişkisel Kuantum Mekaniği de bu durumu destekler. Ona göre hiçbir varlık kendi başına tanımlanamaz, ancak diğer varlıklarla kurduğu ilişkiler üzerinden anlam kazanır. Bu nedenle tek merkezli idare, çoğu zaman gerçek toplumsal hareketi görünmez kılar. Bu çerçevede, gözlemleyenin gözleneni değiştirdiği kuantum dünyası gerçeği toplumsal alana da taşınıyor. Çünkü insan toplumu dışarıdan bakılarak tam anlamıyla kavranabilecek kapalı bir nesne değildir. İnsan, bakışın nesnesi olduğu kadar öznesidir de.
KAOS ARALIĞI, YARATILIŞ ANI VE ÖZGÜRLÜK
Modern bilimin farklı alanlarından gelen veriler ortak bir sonuca işaret eder. Merkezi, sabit ve tek yönlü yapılar doğanın temel işleyişine uygun değildir. Gerek beyin, gerek evren, gerekse bilinç süreçleri, hepsi dağıtık, çok katmanlı ve etkileşimsel sistemler olarak çalışır. Bu durum, toplumsal örgütlenme biçimlerinin de benzer özellikler taşıması gerektiğini ortaya koyar. Toplumun canlılığı, farklılıkları bir arada taşıyabilme kapasitesiyle ölçülür.
İnsanın, doğanın ve tarihin gerçekliği, mutlak doğruların düz çizgisinden çok, birbirine eklemlenen katmanlı süreçlerde açığa çıkıyor. Tam da burada Abdullah Öcalan, evrensel olaylar ile toplumsal olayların kuantumsal ve kaotik diyebileceğimiz yaratıcı an’larla birlikte düşünülmesi gerektiğini belirtir: “Toplumsal olaylar dahil, tüm evrensel olaylar ve oluşumlar, kuantumsal ve kaotik dediğimiz bir ortamı gereksinirler. Kuantumsal ve kaotik ortamlar yaratılış ortamlarıdır. Henüz derinliğine incelenmemiş olsalar da varlıkları kesindir. Hem ‘her an’ hem de ‘kısa aralıklarda’ ‘olup bitenler’ tarafından ayakta tutulan tüm uzun, orta ve kısa süreli oluşumlar bilimin giderek ilgilendiği temel konulardandır. ‘Kuantum an’ı’ ve ‘kaos aralığı’ olarak da adlandırabileceğimiz bir nevi ‘yaratılış an’ı’ ihmale gelmez. Evrende özgürlük olasılığı bu ‘an’da gerçekleşmektedir. Özgürlüğün kendisi ‘yaratılış anı’yla ilgilidir.”
Bu yaklaşım, özgürlüğü varoluşun açıldığı, yeni olanın doğduğu anlarla ilgili bir imkan olarak önümüze koyuyor. Yani özgürlük, kurulmuş olanın tekrarından çok, kurulmakta olanın yönünü değiştirebilme kabiliyetidir. Bu yüzden yaratıcı kırılmalar, sadece büyük tarihsel olaylarda aranmamalı, yaratıcı kırılmalar, gündelik hayatın küçük an’larında da ortaya çıkabilir. Bir toplumsal yapı, tam da bu yaratıcı açıklıkları taşıyabildiği ölçüde canlı kalır.
Abdullah Öcalan, bu bağlamda sosyolojinin de özellikle toplumsal olaylardaki yaratılış an’ını, esnekliği ve zihniyet üretimini ele alması gerektiğini belirtirken şu ifadeleri kullanıyor: “O halde kısaların en kısa süresindeki yaratılış konularını toplumsal açıdan ele alan sosyolojiye de bir ad düşünmek uygun olacaktır. Benim şahsi önerim, toplumsal olaylarda ‘yaratılış anı’nı konu edinen sosyolojiye ‘özgürlük sosyolojisi’ demenin yerinde olacağıdır. Daha da önemlisi, toplumsallık tarafından eşsiz bir kabiliyete erişen insan zihniyetindeki müthiş esneklik ve yol açtığı yaratıcılık nedeniyle bir nevi zihniyet sosyolojisi de diyebileceğimiz özgürlük sosyolojisinin son derece gerekli bir dal olduğu kanısındayım. Özgürlük düşüncesini ve iradesini incelemek en başta gelen konu olsa gerekir.”
GERÇEKLİK, ETKİLEŞİMDEN DOĞAR
Sonuç olarak, modern bilim bize şunu açık biçimde gösteriyor. Gerçeklik, tek bir merkezden yönetilen kapalı sistemlerden doğmaz. Çok sayıda öznenin karşılıklı etkileşimiyle oluşan açık yapılardan meydana gelir. İster bir beyin hücresi, ister bir atom, ister bir insan topluluğu olsun, varoluşun temelinde ilişki, etkileşim ve çoğulluk vardır. Bu gerçekliği göz ardı eden her model, kaçınılmaz olarak toplumun ve bilimin sınırlarına ulaşır. Buna karşılık, bu yapıyı esas alan yaklaşımlar, hem doğayla hem de insanla daha uyumlu bir zemin sunar.
Bu tablo, tek başına teorik bir tartışma olarak ele alınmamalı. Aynı zamanda çağımızın siyasal, toplumsal ve etik sorunlarını yeniden düşünmek için güçlü bir imkan da barındırır. Çünkü bugün kriz üreten pek çok yapının ortak özelliği, çoğulluğu kabullenme yerine bastırmaya çalışmasıdır. Oysa beyin de, evren de, canlılık da bize başka bir şey söylüyor. Yaşam, farklılıkların karşılıklı etkileşimiyle sürüyor. Bu nedenle merkeziyetçilik ile canlılık/yaşam arasındaki çelişki, önümüzdeki dönemin en kritik sosyal bilim başlıklarından biri olmaya devam edecek.
Bugün artık mesele, merkeziyetçiliğin ne kadar güçlü olduğu meselesi olmaktan çıkmış durumda. Belirleyici olan, yaşamın bu baskıyı ne kadar süre daha taşıyabileceğidir. Bu nedenle asıl soru, insanlığın nasıl yönetileceği meselesi olmaktan çok, nasıl özgürleşeceğidir. Ve görünen o ki, geleceği kuracak olan şey, iktidar odaklarının yaşamı ve canlıyı hiçe sayan fermanlarının yerine, birbirine bağlanan zihinlerin, iradelerin ve hakikat arayışlarının ortak özgürlük ritmi olacaktır.
MA / Abdulkadir Ayten